Kurban Bayramı nedeniyle TV’lere bakıyorum. Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı ile Murat Bardakçı Fatih Altaylı’nın programında Kurban konusunu konuşuyorlar. Kurbanın maddi ve manevi yanını, o devrin ve bu devrin anlayış seviyesine göre nereye konulacağını, dinin sosyal yaşama olan etkilerini ayetlerle çok mantıklı biçimde, bir bilim adamın yakışır, tarafsız açıklıyor. Tebrik etmek lazım sayın Bayraktar’ı.
Ülkemiz din adına mantıklı bilim adamları yetiştirdiği halde bu insanlar neden koyun sürüleri gibi boş insanların arkasına takılıyorlar diye düşünmek lazım. Bayraktar özellikle vurguluyor: İslam sosyal bir dindir..Çağın geldiği seviyeye bakıyoruz sosyal hayattan kaçmak imkansız, sosyal yaşam içinde insan, yaşamın merkezi. Fakiriyle, zenginiyle, siyahıyla, beyazıyla,gavuruyla müslümanıyla; insan. Kur’anın kalbi insan.
Aklıma geliyor birden.. “Bayram gelmiş neyime” türküsü dolanıyor dilime..
“Çekip Şerif’i vurdular, kan damlar yüreğime, bayram benim neyime”
Düşünüyorum! Şehit düşen Mehmetçiği, yüreği yanık anaları bayram gününde. Vatan için canını kurban edenleri, demokrasi şehitlerini, töreler uğruna kurban edilenleri düşünüyorum.
Düşünmekten kaçan, okumayan, üretmeyen, akıllıdan ziyade akılsızı rehber edinen insanlar ölü balıklar gibi nehrin akışına sürükleniyor.Bu durumun farkında olan İslam, aklı olmayanın dini yoktur diyor.
Dimdik onurlu durmak, umudu tüketmemek, kula kulluğu terk edebilmek, ruhu sağlam yaşayabilmek, sinsi ve tehlikeli oyunlara karşı pasif direnişçiler olabilmek özgür ruh, özgür beyin ister. Ruhun özgürlüğü ise; ilim ve irfan sayesinde elde edilecek, dosdoğru yoldur. Beynindeki putları yıkarak başlamanız gereken, araştırma, öğrenme, inceleme, sorgulama, yaşanmış, uygulanmış sonuçları görülmüş hayat birikiminden ders almak ancak saf kişinin kendisini kurban etmesiyle mümkündür. Biz buna adanmışlık diyoruz. Atatürk ise; “Yüksek İdeal Yolcuları” diyor.
Pir Sultan gibi, Şeyh Bedrettin gibi durmayı, durmayıp eğilenleri geride bırakarak yürümeyi ve de direnmeyi ve bu uğurda derisinin yüzülmesine razı olanların sayesinde İslam’ın yaşadığını öğrenmeliyiz. Nazım Hikmet bunların cevabını şöyle veriyor:
Akrep gibisin kardeşim, Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim, Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim, Midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil, Beş değil,
Yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca sopasını
Sürüye katılıverirsin hemen
Ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
Hani şu derya içinde olup, Deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm , Senin sayende..!
Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer
Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
Kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
NİLGÜN'ÜN GÜNLÜĞÜ – SİNOP AŞIĞI