Home / Köşe Yazarları / Ebruli Sayfalar / BÜKREŞ..Ebruli Sayfalar..

BÜKREŞ..Ebruli Sayfalar..

Merhaba Sevgili Nilgün’ün Günlüğü Okurları,

Yine sizlerle dünyadan bir şehri paylaşmanın heyecanını yaşıyorum. Babamla birlikte geçtiğimiz kış gittiğimiz, hala demir perdenin etkilerinin yaşandığı, Tuna Nehri’nin bir kolu olan Dambovita Nehri üzerine kurulmuş, Romanya’nın başkenti Bükreş’ten size bahsetmek istiyorum.

İstanbul’dan Bükreş’e uçakla yaklaşık bir saatte yol aldık. Çok küçük ve tenha olan Henri Coanda Havaalanına vardığımızda her yer karla kaplıydı. İçimde her zaman olduğu gibi yeni bir ülke görmenin büyük bir heyecanı vardı. Arkadaşım Luiza bizi almaya havaalanına gelmişti.

Luiza ile 2009 yılında Ankara’da “Tell Me A Story” “Bana Bir Hikaye Anlat” adlı Gençlik Eylem 1.1 projesi yapmıştık ve bundan ikimiz de çok büyük keyif almıştık. Şimdi ise Luiza babamla bir proje yapıyordu ve projenin ön görüşmesi için babamın yanında ben de yer alıyordum.

Bükreş, doğu Avrupa’da gittiğim ilk şehirdi. Ne yalan söyleyeyim, Avrupa Birliği üyesi bir ülke olan Romanya’yı bu kadar yıpranmış biraz da bakımsız görmek beni çok şaşırttı. Kominist rejimin etkisinden kurtulamamış, soğuk, büyük ve yıpranmış binalarla dolu bir başkentle karşılaştım. Sokaklarda sahipsiz hayvanları da görmek bir Avrupa başkentinde olduğumu unutturuyordu sanki.

Bu kasvetli görüntülerin tam tersine, insanların bize çok sıcak davranmaları bu ülkeye olumlu bir şekilde yaklaşmama sebep oldu. Başta Luiza sonra öğrencileri ve velileri bizi çok samimi bir şekilde ağırladılar. Üstüne üstlük hepsinin bize hediyeler vermesi, aramızda kurduğumuz bu dostluk bağının ne kadar kuvvetli olduğunu gösterdi.

Romen insanları diğer Avrupa insanlarından farklı olarak, daha içten ve daha oryantal bir havaya özgü bir tavır içindeler. Özellikle yabancılara karşı aynı Türkler gibi misafirperver ve yardımsever tavırları oldukça belirgin.

 

Romenler demişken, bu ülkeye ait 60ı aşkın dünya tarihinde ün salmış birçok mucit bulunmakta.  Bunlardan en ünlüleri, adına havaalanı yapılmış, dünyanın ilk jetini inşa eden ve aerodinamiğin öncülerinden Henri Coanda. Sonra 130’u aşkın icadı olan ünlü bilim insanı, mühendis ve mucit George Constantinescu, ribozomu bulan George Emil Palade, insülini bulan Nicolae Paulescu, dolma kalemi icat eden Petrache Poenaru ve daha birçokları hep Romanyalı.

Romence ile Türkçe arasında o kadar çok ortak kelime var ki, şaşarsınız. İşte bazı ortak kelimeler: çay, çorba, perde, çizme, köfte, sarma(la), çanta, portakal, misafir. Daha birçok ortak kültüre de sahibiz Karadeniz komşumuz Romanya’yla. İster inanın, ister inanmayın bizim Karagöz ve Hacivat gölge oyununu biliyorlar.

 

Gelelim mimari yapılarına. Bükreş’teki ve dünyadaki en büyük yönetim binası Parlemento Sarayı, ya da diğer adıyla People’s House, karısıyla birlikte 1989’da idam edilen Ceaușescu yönetiminde yapılmış ve içinde tam 1100 oda bulunduruyor. Yerin altında 2 katlı otopark ve yerin üstünde 12 katla neoklasik bir mimari stil içeriyor. Bu binanın yapımında diğer şehirlerden ve köylerden birçok insan getirilmiş ve burada zorla çalıştırılmış. Birçokları burda hayatını yitirmiş. Bu bina rehberle birlikte geziliyor ve yaklaşık 2 saat sürüyor bir tur. Rehberimiz ne yazık ki, bütün heryerini göremediğimizi bazı yerlerin turistlerin gezmelerine izin verilmediğini söyledi. Zaten 2 saat sonra artık gerisini görmesem de olur diyorsunuz. Çünkü çok yorulmuş oluyorsunuz. Gördüğümüz tüm odalar aşırı derecede büyük ve süslemeler için hiç masraftan çekinilmemiş. Bükreş’in sokaklarının tam tersine bu bina için aşırı lükse kaçılmış.

The Athenaeum, Bükreş’in merkezinde bulunan, kubbeli tavanlarıyla ve süslemeleriyle ün salmış, ve 1888’de açılışı yapılmış bir konser binası. Bu binanın içine giremedim. Çünkü aşkam olmuştu ve kapalıydı. Sadece bahçesinde resim çekebildim. Ama eğer Bükreş’e giderseniz bu binada bir konser dinlemenizi öneririm.

Gelelim Bükreş’in en muhteşem binasına; Cotroceni Sarayı. 17inci y.y.da inşa edilmiş, birçok kral, kraliçe ve saray erkanını barındırmış, dünyanın birçok yerinden getirilmiş sanatçıların eserleriyle süslü bir saray. İçeriye girmeden fotoğraf makinanızı ve pasaportunuzu alıyorlar. Bu yüzden içeride çekmiş olduğum bir resim yok. Fakat internetten sizler için indirdim.

Tabi ki bu sarayda birçok anlatılacak hikaye olmuştur ama bana anlatılan Kraliçe Marie’ninkini sizlerle paylaşmak istiyorum. 17 yaşında Romanya Kralı Ferdinand’la evlendirilen Marie, Edingburgh Dükü Alfred’in kızıdır. Giydiği geleneksel kıyafetlerle, alçak gönüllülüğü, yardımseverliğiyle tüm Romanya halkının gönlüne taht kurmuş, zerafeti, bildiği yabancı diller ve çaldığı enstrumanlarla da tüm Avrupa’da hayranlık uyandırıan bir kraliçe olmuştur. Kraliçe Marie’yi daha unutulmaz yapan şey ise gizli bir sevdiğinin olduğudur. Hatta bu kişinin Bulgar olduğu yönünde de söylentiler vardır. Kraliçe öldüğünde kalbinin Bulgaristan’daki yazlık evinin bahçesine gömülmesini vasi etmiş ve 1938’de öldüğünde bedeni Romanya’daki bir manastıra gömülürken, kalbi ise vasiyeti üzerine Bulgaristan’daki o yazlık eve gömülmüştür.

Romanya, deyince akla Transilvanya’yla özdeşleşmiş, bizim tarihten tanıdığımız Prens Vlad, ya da Kazıklı Voyvoda ya da Hollywood filmlerinin en baş karakteri Kont Dracula’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. Kazıklı Voyvoda, 15inci y.y.da Osmanlı Imparatorluğu’na karşı direnişi ve ülkesinin sınırlarını genişletmesiyle tanınmıştır. İrlandalı yazar Bram Stoker, bu kralın ünvanından o kadar etkilenmiştir ki, Kont Dracula efsanesini bir kitap haline getirmiştir. Biraz abartılı olarak anlatıldığı da ifade edilen yazılarda Kazıklı Voyvoda’nın öldürme şekillerinin insanları kazığa dikerek, derilerini yüzerek, ateşte ya da fırınlarda yakarak olduğu yönündedir. Kendisine karşı gelen insanları – kadın, erkek, çocuk, yaşlı ayırt etmeksizin ve istisna yapmaksızın – bu şekilde öldürmüştür. Vampirlik aslında Slav kültürüne aittir ancak Prens Vlad doğu Avrupa’da öyle bir korku salmıştır ki, Stoker’a ilham kaynağı olmuştur. Romanyalılara göre ise Prens Vlad ya da Kazıklı Voyvoda tarihlerini süsleyen bir kahramandır.

Eğer Romanya’ya gidecekseniz, ünlü Maramureş ve Transilvanya bölgelerini de gezmek için plan yapmayı sakın ihmal etmeyin. Maramureş doğa güzelliği ile ün salmış, Transilvanya ise Vampir efsanesiyle turistleri çeken bir mekan haline gelmiştir. Ben oraları göremedim ama bir daha ki sefer Romanya’ya gittiğimde bu bölgeleri kesinlikle gezeceğim.

Evet, sizlere yeni bir şehri, yeni bir kültürü paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Başka bir yazımda görüşmek dileğiyle…

Hakkımda Nilgun

Sinop'ta yaşayan, Sinop'lu bir bayanım. Gezmeyi, yüzmeyi, konuşmayı, sosyal aktiviteleri çok severim. İnsanlara yardımcı olmak beni çok mutlu eder.Ve tam bir Sinop Aşığıyım. Bu kadar yeterli mi?)))

İlginizi Çekebilir

TIDBAU…. BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ

TÜRK İŞARET DİLİ İLE BARİYERLERİ AŞIN VE UZLAŞIN PROJESİ (TIDBAU) BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ  Merhaba arkadaşlarım; Hayatım …

2 Yorum

  1. Hoşgeldin Ebru’cum..yazmayalı bayağı zaman olmuştu..devam et. sevgiler.. öpüldünüz

  2. Irem Ebru Gursoy

    😀 Gül, çok teşekkür ederim. Yazmaya devam ediyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir